İşin yoğunluğunu atlatıp bu günü de akşamı etmişti. Etmişti de bir de köprü trafiği belası vardı karşısında dağ gibi. Eve gidip kendi sessizliğine dalma hayali ile bastı gaza. Sanki şehrin gürültüsüne nazire edercesine, nazlı nazlı yağmur çiseliyordu sigaranın dumanı çıksın diye araladığı camdan ıslak
saçlarıyla bir baş uzandı;
- abiii al bir gül hayrına bee, sevdiceğine verirsin be abeii
- alayım almasına da karakız sevdiğim yok ki.
- olsun bey abi bak maşallahın var aslanlaar gibisin sana bulunur elbet bir güzel gacı beee
- ver bakalım seni mi kıracağız menekşe gözlü esmer güzeli
İki tane beyaz gül aldı, gözlerindeki hüznü saklayarak yan koltuğun üstüne koydu, oysa neler saklıydı o güllerin renginde bir an geçmişe gittiyse de çalan bir korna sesi ile irkilip zihninin derinlerine itti her zaman yaptığı gibi.
Köprüyü geçip evin otoparkına girince, kendini, arena da aslanları yenip yaşama yeniden tutunan gladyatör gibi hissetti. Kapıyı aceleyle açtı ve mutfağa bir gözatıp hemen duşa girecekti, eğer hemen girmese bir daha Kaddafi’nin ordusu gelse üstüne yerinden kıpırdatamazdı. Sofra kurulmuştu, haftada üç gün ev işlerine gelen Fatma hanım mercimek çorbası, biber dolması , yanına bir de salata koyup hazır bırakıp gitmişti al bunları zıkkımlan der gibi. Bazen abi ne anlarsın dışarıdaki o meymenetsiz yemekleri yemekten anlamıyorum diye de sitem ederdi. Hemen banyoya dedi kendi kendine yoksa çakılıp kalacağım burada. Ayna da yüzüne baktı bir süre, ince çizgiler çektiği acıların işareti olmalıydı da; sakalımdaki beyazlar neyin nesi diye kızdı aklınca.
Bornozuyla mutfağa girip aceleyle dolmaları yemek değil de yutar gibi midesine indirdi. Hoş iş yerinde de adı telaşe müdürüydü ya hiç öyle endazeyle yemek yemezdi hızlı yer kalkardı. Adabı muaşeretin canı cehenneme deyip gülümsedi. Nasılsa haftasonuna gelmişti eşofmanlarını giyip bir duble de viski aldı, fared farjed in cd sini koydu dvd player a koltuğa yığılır gibi sert bir şekilde oturdu ışıkları da kısmıştı belki bunalım gibi gelebilir başkalarına ama ben karanlığı ve sessizliği seviyorum diye geçirdi aklından.
Çok hafif tonda çalan müzik ruhunu okşuyordu ki; ‘’bozaaaacıııaaaaa’’ çığlıkları ve acı acı çalan bir korna sesi tırmaladı kulaklarını, kumanda ile sesi biraz daha yükseltti o zaman da ara sıra evin içine kadar dolan martıların sesini duyamayacaktı ama varsın olsundu.
Loş ışık, keman konçertosu ve alkolün hafifçe etkisini gösterdiği bir an da kapının çaldığını duydu. İçinden; hayırdır inşallah bu saatte ya hırsız gelir ya uğursuz diye gülümseyerek kapıya yöneldi. Kapıyı açtı, öylesine şaşkın bir hale bürünmüş olmalı ki;
-Hayırdır hortlak görmüş gibisin dedi.
-Yok dalmıştım bir an seni görünce şaşırdım
-Halime baksana lanet şemsiyeyi de almayı unutmuşum sudan çıkmış balığa döndüm saçımı da daha yeni boyatıp fön çektirmiştim oysa diyerek yüzüne yapışan saçlarını arkaya doğru atıp girdi içeriye, alışkın bir tavırla portmantoya ıslak kabanını asıp, karnım aç ne var yiyecek diye mutfağa koşarcasına girdi masadakileri görünce ohh be şanslıymışım sen silip süpürmeden yetişebildim dedi ve ocağı yaktım bunlar ısınıncaya kadar duş alıp geleyim. Senin şortların ve tişörtlerinden giysem olur mu deyip cevabımı beklemeden yatak odasına gidip eline geçirdiği ilk giysilerle banyoya gitti.
Aradan geçen 6 ay süresince tek kelime bile etmeden, sanki hiçbir şey yokmuş gibi gelip yeniden hayatımı altüst etmek zaten O'na özgü bir durum diye düşündü. Oysa giderken ben gidiyorum canım İzmir varken, İstanbul’a dönmem bir daha demişti. Isınan yiyecekleri servis ederken üzerinde tulum gibi duran şort ve dizlerine kadar inen tişörtle girdi mutfağa, şuursuzca yemeklere saldırırken, şöyle bir gözucuyla bakıp,
- kilo mu aldın sen bakiim ha dedi bütün şirinliğiyle gülümseyerek.
- aldıysam aldım asıl sen o kocaman biryerlerini nasıl eriteceksin onu düşün dedim. Kış boyu tıkınırsınız bahar gelince de selülitleri eritmek için fitness center larda telef olursunuz
- hadi ordan soytarı sen kendine bak dedi son dolmayı yutarken. Bu ortak yanımızdı adabıyla yemek yemek bize göre değildi.
- içecek neyin var
- viski olabilir mi, eğer beğenmezsen zıkkımın kökü de fena değil dedim.
- biliyor musun dedi gözleri uzaklara dalmış bir halde; en çok da bu patavatsız halini özlüyorum.
- dinime küfreden bari müslüman olsa, benden daha densiz daha patavatsız biri varsa o da sensin dedim gülümseyerek.
- yokluğumda dilin epey uzamış soda hangi cehennem de ben bunu sodasız içemem ki diyerek gitti soda aldı geldi yan koltuğa oturdu cdleri karıştırıp
kendi zevkine göre birşeyler bulup koydu. Sanki sabah kalkıp işe gidip akşam eve dönmüş gibi günlük şeylerden bahsettik. bir ara;
- yorgunluktan ölüyorum sen hiç oralı değilsin 5 köyün ağası gibi yayılmışsın koltuğa kalk koca adam dooğru yatağa diyerek uzattı sol elini. Hep sol elimle sağ elini tutarım demişti hatta geçirdiğim rahatsızlıkta da, elin elimdeymiş gibi avuçlarımı sıkmışım narkozdayken tırnaklarımın izi günlerce gitmedi annem neden yaptın bunu diye sordu bu durumu bilen teyzem usulca gülümsedi diye anlatmıştı…
Sabah şiddetli bir başağrısıyla uyandım zaten oldukça geç uyumuştuk sağıma döndüm yatak boştu, duşa girmiştir nasılsa gelir şimdi dedim. Ama baktım orada da ses yok. Mutfağa, salona, balkona her yere baktım yoktu yine geldiği gibi sessizce gitmişti. Kurusun diye askıya astığı mor renkli fularını unutmuştu. aldım kokladım yüzüme kapattım hıçkırırken mırıldanıyordum; tam alışmışken sensizliğe neden yeniden beni nahkum edip gittin.. madem gidecektin neden geldin neden..
O ruh haliyle yığılıp kaldı uzun süre. Ne okuduğunu anlayabiliyordu ne de izlediklerini. Dışarıda hafif yağmur çiseliyordu ve martılarda hüzne eşlik edercesine çığlık çığlığaydılar. Aradan ne kadar süre geçtiğinin farkında değildi. Telefonun sesiyle irkildi,
Gülerek, uyandın mı uykucu?
Evet, neredesin?
Sana söylemeyi unuttum, Sezin'le gelmiştik o'nunla buluştuk arkadaşlara uğradık
Kargalar kahvaltısını yapmadan aceleniz neydi ki?
Az zamana sığdırmak zorundayız, huysuzlanma yine
Peki selam söyle lütfen. Ne zaman geleceksin bir programınız var mı?
Akşama gelirim, kurtulacağını mı sanmıştın ''pis adam''
Evet hayal kırıklığına uğradım ne güzel gitmiştin işte. O sırada gözlerinden süzülen yaşları görmüyordu nasılsa..
Birçok kez, ''beni anlayamıyorsun'' demişti, oysa O da beni anlayamıyor diye düşünüyordu. Hayat bu, herkes kendi penceresinden bakıyor ve gördüklerini yorumluyor, ya görünmeyenler, ya söylenemeyenler... yadırgamamak lazımdı.
Akşam nereye gitmeli diye düşünürken, aklına birçok hanedana ev sahipliği yapmış, ancak günümüz politikacılarının para eden herşeyi peşkeş çekercesine sattıklarından olan, otel ve restauranta çevrilmiş saray geldi. 3 kişilik rezervasyon yaptırdı, sonra da Yunanlı yazar dostu Dina' nın '' şu kitabı oku oradaki steppen wolf'ü (Bozkır kurdu) sana benzetiyorum dediği kitabı alıp okumaya başladı ama sadece kitaba baktığını farketti bir şey anlamıyordu okuduklarından.
Balkona çıkıp biraz hava aldı, Ankara da tesadüfen tanıştıkları günü anımsadı. Bir yavru ceylan kadar çekimser, kaçamak bakışlarla üstüne yönelttiği mahzun gözler ve dayanamayıp, '' daha önce de görmüştüm sizi ve ben size aşığım'' dediğini kendisinin nasıl afalladığını hatırlayıp gülümsedi. Sonrası kendiliğinden gelmişti.
Zorlu bir döneme giriyorlardı çünkü, hiç umulmadık bir gün de, yaz tatilinde gittiği Alaçatı da baygınlık geçirmişti ve anne baba gelip, alıp hastaneye götürmüşlerdi, o gün telefonla yazdığı mesajda, ''korkma yüreğimde sen varken bana bir şey olmaz'' dediğini hatırladı..Bunu birkez daha söyleyecekti Amerika'ya tedaviye giderken...
Gardrobu açtı, füme rengi takım elbiseyi aldı, içine uygun gömlek, kravat, kemer, ayakkabı, ve çorap bir an, şimdi giyeceksin karbeyazı çorabı rezil edeceksin kadı kızını diye muzipçe güldü. Zaman geçmek bilmiyordu birtürlü, sahile indi simit alıp martılara atacaktı ancak çiseleyen hava da ne martı vardı ne de simitçi..
Akşam, yüzünde gülücüklerle girdi içeriye, belli ki günü iyi geçmişti. Uzatıp yanağını, üüp bakalım abe yanacığımdan dedi. Annen böyle argo kelimeler kullandığını duysa nerone olur izmiri yakar, kahkahalar birbirine karışıp duvarlarda yankılandı.
- Ben hanım hanımcık bir kızdım sen alıştırdın argoya pis adam
- Ruhunda varmış da, ben sadece ortaya çıkardım çingene ruhlu asilzadem
- Yemegi evde yiyelim dedi bir de kırmızı şarap bak sana söylemiştim Sezenin aldığı o güzel mumu da getirdim yakar otururuz ne dersin.
-Olmaz, rezervasyon yaptırdım hem sahi Sezen niye gelmedi ki?
-İşi varmış belki konuşacaklarımız vardır diye işi bahane etti bence.
- İkimizin biraraya geldiği anlar da konuşma dialogdan çıkıp monologa dönüşüyor sanki beni konuşturuyorsun da, bir de annen seni vermiyor bu geveze kızdan onları kurtardığım için gitsin nezirler adayıp sadakalar versin.
-Hadi ordan serseri, kim seni ben gibi sevebilir ki... Bir suskunluk çöktü odaya.. Neden sonra;
- Hazırlan gidiyoruz ben de giyineyim hadi!..
Beşiktaş bulvarından ortaköye doğru dönerken; Birgün gelecek herkes, BJK lı olacak
- En büyük cim bom bom booom diye neşeyle bağırdı öylesine güzel, öylesine içtendi ki..
Masa, cam kenarındaydı bir yanda boğaziçi köprüsü diğer tarafta sarayburnu. sanki instanbul da ışık cümbüşü vardı ya da onlara öyle geliyordu. En zor seçim şarap olmalıydı, sonunda, 2004 kaliforniya chateau Leoville Las Cases şarabını seçtiler masa da iki tane de kırmızı mum vardı. Evden çıkarken epey öncelerde aldığı, tuğralı gerdanlık setini çantasına koymuştu uzandı aldı,
-Lutfedip kabul buyurursan bunu senin için almıştım. Hiçbir şey söylemeden uzandı aldı, açtı gözlerindeki yaşlara hakim olamıyordu.
Seninle geçireceğim bir gün için, hayatımın geri kalanını feda edebileceğimi biliyor musun dedi..
Biliyorum, kendimden biliyorum...
Zaman hızla geçti, artık eve dönme saati gelmişti..
Alkolünde etkisiyle uzun süre farklı konulardan konuştular.
Uyumadan önce; Sanırım artık konuşma zamanı geldi, bu şekilde yürümesi mümkün değil.
Bunca aralardan sonra, herkes kendi hayatını yaşarken neden birbirimizi bağlıyoruz buna bir anlam veremiyorum.
Anlam veremiyorsun kafan kalın da ondan beni anlamıyorsun. Seni seviyorum.
Sevmek el ele olmaktır, sevmek paylaşmaktır. Sadece senin bana tanıdığın zamanlarda nedense 3-5 kelime konuşabiliyoruz, senin bana ihtiyaç duyduğun zamanlarda ben hep oluyorum, peki benim sana ihtiyaç duyduğum zamanlarda sen neden yoksun. Neden sana ulaşamıyorum sana gelebileceğim tüm yolları kapatıp sonra da neden üstüme üstüme geliyorsun.
Şartları biliyorsun.
Bu şartlar ilkbaşlarda da vardı ama şimdi nedense ön plana çıkar oldu..
Kızgınlık ve kırgınlık had safhadaydı karşıda adaların ışıkları bir bir sönerken, ''BİZ'' de böyle karanlığa gömülüyoruz diye düşündü adam. Ufkumuzun ışıkları bir bir bizi terkediyor. Hadi uyuma zamanı ben salonda uyurum. İyi geceler.
Bundan sonrası daha da zor olacaktı, hiç kolay değildi. Her acıda olduğu gibi yine zamana sığınacaktı. Yaşam bu değiştirmek için gücümüz sadece kendimize yetiyor. Nasıl ki yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyorsa, her sevgide mutluluğu getirmiyor. Ya unutmak, istenmeyen e mail değil ki, bir tuşla silip atasın. Geriye yaşanmamışlıklar, gerçekleşmeyen hayaller, özlemler ve daha neler neler kalıyor..
Neden karşımızdakileri kolayca eleştirebiliyorken, kendimizi koyup karşımıza şöyle enine boyuna ve dürüstçe eleştirip hatalarımızı görüp telafi etme yoluna gitmiyoruz. Kişisel egodur bu, ne zaman kendimizden kaçmak istesek, mutlaka bir suçlu bulur, içimizdeki zehri ona akıtır rahatladığımızı düşünürüz. Neden vicdan muhasebesi yaparken birçok olumsuz maddenin üstünü kolayca çiziyoruz. Oysa ki, hepsi hepsi kısacık bir yaşam işte, neden bunu gönlümüzce, insanca, onuruyla, gururuyla acısıyla, sevinciyle, mutluluğu ve hüznüyle paylaşarak yaşamıyoruz, yaşayamıyoruz... Neden?..
Marifet, insan olarak Dünya'ya gelmek değil ki, marifet insan gibi insan olabilmektir ya da olabilme yolunda çabalar sarfetmektir. Velhasılı kelam; İnsan olmak zor iştir hele de bu devirde, herşeyin yapaylaştığı, insanların onur ve gururdan çok kolayca uzaklaşabildiği bir dönemde. Dürüstlüğün saflık, namussuzluğun adının uyanıklık olduğu bir dönemde zor iştir insan olmak...
Susmalı.. Yıldızlardan dilek tutmasam kara mı giyerler ki acep?. Yüzünü birdaha üç günlük hilalin içine yerleştirmezsem ay küser mi ?.
Varsın hayallerde ölsün, martılar simitsiz kalsın. İstanbul kendi güneşini kendi gözlerinde batırsın. İmbat, kokun yerine zehirleri doldursun ciğerime.. Kırılsın kalemi, yağlı ilmek takılsın boynuna, varsın bu sevgi de ölsün...
06/05/2011

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder